8.sınıf

KADER… MOLFİX BAKIŞI… MEVLANA SOPASI 17.10.2008
8.Sınıfta kader konusu işleniyordu. Konunun mahiyeti itibariyle alabildiğine farklı açılardan konuya bakabilmeyi vurgulamak gerekiyordu. Zira insanlar çoğunlukla sadece ya kader açısından konuya bakabiliyor ya da insan iradesi açısından yaklaşıyor ve muvazene sağlanamıyor.

Kader konusu tek taraflı anlatıldığında; kadere yönelik yoğun açıklamalar insan ruhunu boğuyor iradeyi de devre dışı bırakıyor gibi algılanabilir. Burda iki risk var.

Öte yandan insan iradesi tercih ve yapma gücü işlenirken insan ruhu adeta süperman haline getirilebiliyor ve kader konu dışına itiliyor gibi olabiliyor. Burda da iki tehlike söz konusu…

Bu müşkil konu nasıl körpe dimağlara yaklaştkırılabilir güncel olaylarla kestirmeden anlamaları sağlanabilir?
Kuşkusuz dökümanlar özellikle risaeli nur bilgileri doyurucudur. Ne var ki her kavramı ve konuyu güncelleştirerek ve özellikle çocukların dünyasında ağırlığı olan güncel örneklemelerle sunma algılamayı ve anlamayı da kolaylaştırabiliyor ve çabuklaştırabiliyor. Ayrı bir tad da bırakabiliyor.

“Molfix bakışı” bu kader konusunu işlerken  öğretmenin zihnine düşüverdi diline geliverdi.

Öğrencilere soruldu. Mesela…  mesela… mmm… molfix reklamında siz hangi durumdan, konudan, ses veya görüntüden etkilendiniz veya şu an bu konuyu duyunca zihninizde ilk hangi çağrışımlar oluştu. Söz alan öğrenciler, “Müziği ve dansı” diyerek kendilerince en popüler cevabı bulmuşlardı. Bir kısmı doğal olarak bebelerin sempatikliğinden söz etmişti. Sağlık açısından konuya yaklaşanlar oldu, ticaret diyenler de….

Bu yaklaşımla Din K. Öğretmeni bu ve benzeri reklam vs… konulara farklı pencerelerden bakma durumunu göstermiş böylece kader ve benzeri konulara da değişik açılardan yaklaşım becerisini kazandırmış oluyordu. Fakat birden reklamda ilginç bir sahneye akıl takıldı ve öğrencilere bu ifade edildi. Öğretmen de öğrenciler de yeni bir keşif yapmış gibi sevinç içinde tebessüm etmeye başlamışlardı.

Çünkü Ergenlik, dolayısıyla dini sorumluluk nedir bilmeyen bebelerin, hem de altları molfix bezleriyle örtülmüş olmasına rağmen ayıp yerlerini elleriyle örtme çabaları apayrı bir ahlak öğretisi ve mesajı içeriyordu. Reklamı düzenleyenler bunu düşünerek mi yapmışlardı bilinmez. Ama şu cümleler oluşuyor ve hassas kulaklara dökülüyordu:

“Nasıl ki Ramazanda oruç tutarken kendi yiyeceklerimize ve eşlerimize bile dokunmuyoruz. Helalimiz olanlara bile uzak duruyoruz, helalimiz olmayanlara nasıl yaklaşırız…

Bunun gibi… Akılları ve vicdani duyguları yetişmiş çocuklar kadar gelişmeyen o bebeler bile böyle bir ahlaki davranış konusunda adeta doğuştan getirdikleri vicdani duyarlılıkla sempatik bir edep refleksi gösterebiliyorlarsa onların abilerinin ablalarının benzeri ahlaki durumlarda nasıl duyarlı olması gerekir?

Ardından Hz.Adem ile Havva akla geliyor ifade ediliyordu. Eş olmalarına yerde kendilerini kendilerinden başka gören olmamasına rağmen, ayette belirtildiği gibi yeryüzüne iner inmez yapraklarla avret yerlerini kapatmaya çalışmışlardı. Reklamdaki bebelere kadar yansıyan bu davranış biçimi, dini olduğu örf ve adetlerimizde yerini bulduğu kadar, fıtri ve genetik bir tavır alma olarak da kendini gösteriyordu adeta… Kader Rahmet yaklaşımıyla  iradenin payandası olarak ar-haya duygusunu da, embriyonun avucuna, bebelerin başucuna,  koyuvermişti sanki…

MEVLANA SOPASI…

Mesnevide geçen buolay adeta damardan girerek kader irade muvazenesine bir örnek teşkil etmekte ve adeta hafızalara kazınmaktadır.

Hikaye şudur: Bir bağın bahçenin yanından geçmekte olan ve beleşten hoşlanan bir yolcu izinsiz girdiği bahçedeki kayısı ağacına çıkar ve yemeye başlar. Sahibi bunu farkeder ve yanına gelerek: “Allah’dan korkmuyor musun sen! Başkasının malına el uzatıyorsun?” diye sorunca., kendince konuyu inanca kadere bağlar ve :” Niye kızıyorsun mübarek! Bu dünya bu tarla Allahın! Kayısı Allahın. Kayısıyı yiyen adam yani ben Allahın! Allahın adamı Allahın bahçesinde Allahın kayısısını yiyer!” der.

Ne var ki bahçe sahibi de boş insan değildir. Hem cevabını verir hem de o beleşçinin ve kendince akıllı geçinenin dersini ağzının payını verir. Kayısı ağacından boyluca bir dal koparır ve başlar beleşçinin kabalarına kabalarına vurmaya… Bir yandan feryat eden o kişi bir yandan da: “Allahdan korkmuyor musun niye bir Allah kulunu dövüyorsun?” Cevap gecikmez:

Niye kızıyor itiraz ediyorsun ki? Bahçe Allahın, kayısı ağacı Allahın ben Allahın kuluyum. Allahın kulu Allahın bahçesinde Allahın dalıyla Allahın kuluna vuruyor!”

GEMİ VE DÜMEN

Bu örnmek de kader-irade dengesini ölçülü biçimde anlatmada müstesna bir örnek sayılabilir. Okyanuslar Alahın gemi Allahın Dümen Allahın diyecek ve böylece Kaderin evrensel etki ve yetki değerini ifade edeceksek öbür tarafta iradeyi de dümenin başına oturtmak ve rotayı belirleme becerisini ona vermek durumunda kalacağız demektir. Her şeyin tek sahibi Allahdır fakat dümeni dilediği tarafa çevirerek ya kayalıklara bindirme ya da güzellikler sahillerine demir atma becerisini gösterebilecek olan da insan iradesidir diyebileceğiz.

KADER FOTOKOPİ

1) Anlamı: Yaratıcının, sonsuz ilmiyle, yaratacağı her şeyi, önceden (özgür iradeyi hesaba katarak) belirleyip programlaması ve yazması demektir. KAZA: Yazılanların, zamanı gelince, (insan iradesi katkısı oranında) Yaratıcının iradesi ve yaratmasıyla gerçekleşmesi demektir
2) Kaderin varlığının delilleri:
Kur’an, evren ve insan, farklı dillerle, kaderin var olduğunu anlatır. Kur’an, her şeyde bir ölçü, plan ve yazarak önceden belirlemenin olduğunu söyler.
Doğada matematiksel denge ve belirlenmiş bir işleyiş görülür. Hücre, yumurta ve çekirdekler, gelişip olacakları varlıkların kader kitabı gibi-dir. İnsanın gen haritası, adeta kader kataloğuna benzer.
Vicdanda hissedilenler, özellikle gelecekte olacak olayların; ayet, hadis ve hissetmeyle ifade dilmesi ve bazen rüyada görülenlerin aynen gerçekleşmesi hep kaderin işaretleridir.
3) İnsan iradesinin varlığının delilleri:
İnsan tartışmasız, davranışlarında seçme özgürlüğüne sahiptir.Vicdan azabı çekmesi, sorumlu tutulup kanuni ceza uygulanması, farklı kişilik ve mesleklerin oluşması hep delildir. Mevlana, Mesnevisinde, kaysı yerken yakalanan ve bunu kadere havale eden adamı hikaye eder; bahçe sahibi kaysı dalıyla vurur, bunu da kader yaptırdı der!
4) İrademizden bağımsız kader:
Şu varlık alemi, insanın iradesi hesaba katılmadan bu şekliyle yaratılmıştır.Bununla beraber insana, geniş bir müdahale alanı da bırakılmıştır. Kıyametin kopması, ölümün öldürülmesi, güneşin doğması, ruhun yaşaması önlenemez ama gen haritasıyla oynanabilir şifasız hastalık kalmayabilir. Genellikle tabiat kanunlarını içeren bu kaderin içeriği ve geleceği, çoğunlukla insanlar tarafından önceden bilinebilir; güneş tutulması, hava durumu gibi. Doğa kanunları değiştirilemez kader alanına girer. Bu kader, doğrudan Yaratıcıya baktırır.
5) İrademizle biçimlenen kader:
Doğrudan insanı ilgilendiren bu kaderde gelecek bilinemez. Çünkü insan özgür İradesiyle onun şekillenmesi-ne, yazılanların biçimlenmesine öncülük yapacak ve bu yüzden sorumlu tutulacaktır.Önceden bilinemeyen bir şeyin değiştirilmesi ise söz konusu olamaz. Bu kader ise, doğrudan insa-na baktırır.
6) Her iki kaderde de Rahmet hakimdir:
İnsana sorulmadan yaratılan doğa; güneş, su,toprak, hava; insanlara hizmete koşan bitkiler ve hayvanlar, çiçekler, bin bir lezzet alan organla rımız, hep kaderin bize karşılıksız, peşin ve sayısız olarak sunduğu lutuflarıdır. Öte yandan, maddi pek çok hastalığa karşı Yaratıcı, her çeşit şifa yolla rı var ettiği gibi, manevi hastalıklar olan günahlara karşı da tövbe başta olmak üzere farklı ihsan kapıları açmıştır. Önemlisi de insanın, aciz, zayıf, fakir, muhtaç bilinen şu haliyle hiç de elde edemeyeceği sonsuz bir cennet hayatı hazırlanmıştır.
7) Kaderi yazmak sadece Allah’a özgüdür:
Her şeyi mükemmel yaratanın, mükemmel ve sonsuz ilmi, iradesi kudreti var demektir. Sayısız insan simasını, göz yapısını,parmak izini ka-rıtırmadan farklı modellerde var etmesi bunu gösterir. İnsan yaratıcı gibi, konik bir bakışla tüm zamanı bir nokta gibi göremez ki kaderinin nasıl yazıl mış olduğunu görsün! Kaderini göremeyen insanın onu yazması, hele kaderin yaratıp da eline verdiklerini, kendi başına elde edebilmesi ise hayal bile edilemez! Sahip olduklarımızda irademizin payı ne kadardır? Bir çocukta ya da bir lokmada payımız? Kaderi kendine hizmet ettirmek küçücük insan iradesine özgüdür:
Nokta dünyada mikroskobik varlık olmasına rağmen, bir asansör düğme sine dokunur gibi, iradesi onu evren ötesine çıkartır. Basit iradesiyle
bir gemi dümenindeymiş gibi insan, kaderin hazırladığı gemiyle, kader deryasında, kaderin cennet sahillerine ulaşıverir. Bazen içten gelerek yapılan bir dua, hiç ummadığımız şekilde olayların akışını lehimize çeviriverir.
9) Kaderin varlık hikmeti: İnanın Yaratıcısından kopmaması, Yüceliğini tanıması, O’nunla huzur bulması; kendi acizliğini, zayıflığını, fakirliğini, muhtaç olduğunu ve is-yankarlığını hesaba katarak, basit varlığıyla; BEN!” diyerek her varlığa ve hayra sahip çıkıp azmasın diye kader vardır.
10) İnsan İradesinin varlık hikmeti:
Yaratıcısının, kendisine yüksek bir anlam ve değer verdiğini anlaması; kader kumandası karşısında eli kolu bağlanmış bir robot ya da kader rüzgarları önünde kuru bir yaprak gibi olmadığını kavraması, kötülüklerini kadere yükleyip sorumluluktan kaçmama-sı, Hak namına güvenle “BEN!” diyerek her başarıya koşması için irade vardır.
11) Kaderle insan iradesinin denge ve uyumu:
Kaderle insan iradesi, terazinin iki kefesi, saatin akrep ve yelkovanı, aynı noktaya uyumla bakıp gören iki göz, hedefe uyumla uçan kuşun ka natları gibi beraber denge içinde ele alınmalıdır.
Allah önceden, hakkımızda olacakları yazarken, irademizi hesaba katmadan yazmaz.Kader organizasyonunda merkez hep İnsan iradesidir.
Hem yazarken, hem de yaparken ikisi beraber işler. İnsan aleyhine tek taraflı bir yazma asla yoktur.
Allah, sonsuz ilmiyle, gelecekte, insanın iradesiyle neler yapacağını önceden bildiği için yazar; o yazdığı için biz mecburen yapıyor değiliz.
Böyle olsaydı, sorumlu olmamızın bir anlamı kalmaz, adaletsizlik olurdu. Biz yazılanı yapıyor değiliz; yapacaklarımız önceden yazılıyor.
Takvim gibi; sayfada yazılı olduğu için güneş tutulmuyor, güneşin tutulacağı önceden bilindiği için yazılıyor.
Bir tren gibi; varış saati yazıldığı için varmıyor, varış saati önceden bilindiği için yazılıyor.
Biz de Allah önceden yazdığı için yapmıyoruz, Allah irademizle ne yapacağımızı önceden bildiği için yazıyor.
12) Kadere bakış açısı:
İrademizin kesin ulaşamadığı her varlık ve olaya ve geçmişte yaşadıklarımız hadiselere kader açısından bakılmalıdır. (Geçmiş hastalık, gü-nahlar, deprem vb. olaylardan mutlaka ibret alınmalıdır).
13) İnsan iradesine bakış açısı:
İrademizin ulaşabildiği her olaya ve bütünüyle geleceğe; özellikle günahlara kötülüklere, problemlere ve başarı yolunda azim ve planla her çalışmaya irade açısından bakılmalıdır.
14) Tevekkül: Üzerimize düşen maddi manevi bütün görevleri hakkıyla yerine getirdikten ve gerekli tüm tedbirleri aldıktan sonra, Allah’a daya nıp güvenmek, dua etmek, işlerimizin sonucunu O’ndan beklemek demektir.
(Sonuçta kader konusu, inanç ve ibadette derinleştikçe, okuyup dinleyip öğrendikçe daha iyi anlaşılabilecek ve hissedilebilecek bir konudur)

8.SINIF DERS ÖRNEĞİ

ŞİİR BESTELEYEREK  BİR DİN KÜLTÜRÜ DERSİNİN İŞLENMESİ

CAHİT SIDKI TARANCI “ALLAHI ARARKEN” ŞİİRİ İLE BİR DERS İŞLENMİŞ ŞİİR MISRA MISRA OKUNARAK SIRASIYLA ÖĞRENCİ YORUMLARI ALINMIŞ BİR HAFTA SONRASINDA DA ŞİİRİ BESTELEYEN VE ÇALIŞAN ÜÇ ÖĞRENCİNİN SESLENDİRMESİ SAĞLANMIŞTI. İNANÇLA İLGİLİ DUYGU VE DÜŞÜNCELERİ İŞLEYEN TANINMIŞ DİĞER ŞAİRLERİN İŞLENMESİ DE ETKİLİ OLACAKTIR.

BURADA ÖNEMLİ OLAN EN AZINDAN O ŞAİRLERİN DE İNANÇDAN SÖZ ETMİŞ OLMALARININ GÖSTERİLMİŞ OLMASI, FARKLI KONUM DÜŞÜNCE VE YAŞAM TARZLARI OLSA BİLE KİMSENİN ALLAH İNANCINDAN VAZGEÇEMEYECEĞİ FİKRİNİN ORTAYA KONMUŞ OLMASI…

YENİ CAHİT SITKI TARANCI ŞİİRİYLE BİR DİN KÜLTÜRÜ DERSİ
Allahı ararken Cahit Sıdkı Tarancı 8-B DamlaMert


Bilirim ne yapsam hata,
Yanlış, attığım her adım,
Ellerim elma dalında
Adem’le Havva ecdadım.

Belli ne birdir ne iki;
Günahım başımdan aşkın.
Yarab Sen de bilirsin ki
Bir Sen varsın bana yakın.

Yaşaran gözlerime bak,
Ben yalan söylemek bilmem.
Her şeyim güneşte çıplak;
Nedamet bende cehennem.

Ben ne geceleyin yıldız,
Ne kelebeğim gündüzün.
Bana ben gibi riyasız
Yüzün gerek Yarab yüzün.

Boş değil ettiğim niyaz,
Halden bilmiyor kimseler.
Dost mu düşman mı tanınmaz,
Suda oynayan çehreler.

Gitmekle bitmiyor umman;
Sular azgın, tekne delik.
Ah bu dağlar, ah bu duman!
Yolunu şaşırdı geyik.

Gün yoktur geçsin tasasız;
Geceler dersen Kerbelâ.
Sanırım her düşen yıldız
Göğsümden kopan vaveylâ,

Merhem tutmuyor yarada;
Kırıldı kolum kanadım.
Gençliğim gitti arada.
Ah neden sonra anladım.

Bende, Sen’den gayri hasret
Değmez gözyaşı dökmeye.
Medet büyük Allah medet,
Kulunu saran geceye (10).

Cahit Sıtkı”nın Şiirlerinda Allah ve Öte Duygusu

Türkiye’de 18. yüzyılda sadece belirli sahalarda görülen batılılaşma hareketleri, 19. yüzyılda hayatın bütün sahalarına yayılmağa başlar. Tanzimat’tan sonra Türkiye’de bir medeniyet buhranı yaşanır. Aydınlarımız Batı ile Doğu arasında devamlı bir şekilde bocalar. Tanzimat sonrası Türk edebiyatı bu bocalayışın, bu bunalım ve buhranın akisleriyle doludur. Bu buhranın ilk ciddi örneklerini I. Meşrutiyet devri yazarlarından Sadullah Paşa (1838-1890) ve Beşir Fuat’ta (1852-1887) görürüz. Yalnızca insana, ilme ve tekniğe iman eden bu iki yazar, “sadece dünya görüşleri itibarıyla değil, ölümleri bakımından da birbirlerine benzerler: İkisi de intihar eder. Sadullah Paşa, Viyana’da havagazı ile hayatına son verir. Beşir Fuat, İstanbul’da damarlarını keserek ve nasıl öldüğü hakkında notlar tutarak vefat eder (1). Bu iki vak’a, bu devir Türkiye’sinde medeniyet trajedisinin hangi boyutlara geldiğini açıkça gösterir. Bu yıllarda bütün uzlaşma gayretlerine rağmen buhran devam eder. Servet-i Fünun nesli maziyle olan bağlarını koparır. Bu neslin en önemli temsilcilerinden Tevfik Fikret (1867-1915) mâna adına her şeyi inkar eder. II. Meşrutiyet devrinde ise Abdullah Cevdet, Baha Tevfik, Celal Nuri, Suphi Ethem gibi pozitivist ve materyalistler yetişir. Bir çok okumuşumuz, yazarımız inançlarını kaybeder veya dini konularda şüpheye düşer. Fakat bu din duygusunu kaybetme veya şüpheler, tereddütler içinde bocalama, hiç bir devirde Cumhuriyet devrinde olduğu kadar yoğun bir şekilde yaşanmaz. Mehmet Kaplan bu durumu şöyle anlatır: “Türk aydınları arasında şüphecilik, dine karşı cephe alma, hatta dinsizliğin müdafaası Cumhuriyet’ten önce de görülmüş olmakla beraber, Cumhuriyet devrinde olduğu kadar yaygın değildi’ (2). 1930-1940′lı yıllarda en güzel eserlerini veren Cahit Sıtkı-Orhan Veli-Sait Faik nesli, inançlarını kaybetmişti. Onlar için artık ne din, ne tarih, ne gelenek vardı. Yaşama sevincini adeta bir din haline getirmişler, gününü gün etmeyi, hayatın tadını ve lezzetini çıkarmayı bir hayat felsefesi olarak benimsemişlerdi.
Bu neslin en başarılı şairlerinden Cahit Sıtkı (1910-1956) da, Diyarbakırlı köklü ve dindar bir aileden gelmesine rağmen, devrin, çevrenin ve aldığı eğitimin tesiriyle inanmakla inanmamak arasında bocalamış, hayatının belli anlarında öte duygusunu kaybetmişti.

Ama onu, neslinden ayıran önemli bir tarafı vardı. Bu Anadolu çocuğu, derbeder bir hayat sürmesine rağmen, hiç bir zaman tam olarak bütün inançlarını kaybetmemiş, bunalımlarından hep bir pişmanlık duygusu içinde Allah’a dönmüş, içinde yaşadığı bataklıktan kurtulmak için çırpınıp durmuş, bütün samimiyetiyle inandığı çocukluk günlerine özlemle bakmıştır. Bugün Cuma adlı şiiri, onun bu duygularını ne kadar da güzel yansıtır:

Bugün Cuma;
Büyükannemi hatırlıyorum,
Dolayısıyla çocukluğumu.
Uzun olaydı o günler;
Yere düşen ekmek parçasını
Öpüp başıma götürdüğüm günler!
O zaman inandığım gibi,

Sahiden bir öbür dünya varsa eğer,
Orada da Cumaysa bugün,
Başında bulutlardan beyaz örtüsü
Büyükannem namaz kılmaktadır
Namahrem eli değmez seccadesinde;
Mekke-i mükerreme’den getirilmiş.

Dilerim duasında unutmasın beni;
Günahkar olduğumu hatırlayarak (3).
Bu şiirdeki;
O zaman inandığım gibi,
Sahiden bir öbür dünya varsa eğer
mısraları, Tarancı’nın öte duygusunu kaybettiğini gösterir. Fakat şairin, ahirete inandığı çocukluk günlerine duyduğu hasret, dindar olan büyükannesini büyük bir sevgiyle hatırlaması ve bir günahkarlık duygusu içinde ondan dua istemesi, onun ruh halini açık bir şekilde ortaya koyar.

Tarancı, bu şiirinden başka İnsanoğlu, Misafir Adam gibi daha bir-kaç şiirinde de ahiret inancının sarsıldığını açıkça anlatır. Fakat bütün bu tereddütlerine rağmen o, içinde “başka bir dünyanın hasretini” duyar ve o dünyaya “kimsecikler duymadan bir kapı açıp gitmek”(4) ister. Çünkü o, en güzel dünyada yaşasa da, dünyanın bütün o büyüleyici nimetleri arasında dolaşsa da insanın tatmin olmayacağını anlar. Dünyanın hiç bir güzelliğinin insanı tam olarak mutlu edemiyeceğini görür. İnsan adeta “suyu gürül gürül akan çeşme başında” susuzdur. Tarancı, bu bir türlü tatmin olamayış karşısında Rabb’ine sığınır, O’ndan bunun sebebini sorar.

Açtığımız her bahçede baharmış; doğru.
Hangi dala el atsak yemiş varmış; doğru.
Doğrudur en güzel dünyada olduğumuz;
Sanki şeytan tüyü var dağında taşında.
Fakat nedendir Yarab bu susuzluğumuz.
Suyu gürül gürül akan çeşme başında? (5).

Çocukluk yıllarında sahip olduğu güzel inançlardan uzaklaşan, tereddütler içinde bocalayan şair için dünya, bir Kerbelâ’ya döner. Tarancı bu yıllarda kasvetli günler, uykusuz geceler geçirir. Ve hiç bir şeyle gönlünü avutamaz. Bu durum şairde büyük bir boşluk duygusu meydana getirir. O, bu boşluk duygusu ve iç sıkıntısından kurtulmak için çeşitli yollara başvurur. Ama tıpkı Orhan Veli’nin daha önce üzerinde durduğumuz Misafir adlı şiirinde açık bir şekilde görüldüğü gibi, Cahit Sıtkı da bir türlü bu boşluk duygusu ve iç sıkıntısından kurtulamaz. Kendilerine müziğin ruhun gıdası olduğu telkin edilen bu nesil, “bir şarkıyı başka makamla söylemek”, “keman çalmak” ve “saz çalmakla” gönüllerindeki derin boşluğu bir türlü dolduramaz. Tarancı öyle bir hale gelir ki yaşamak onun için bir azap halini alır. Ve şair, ölümü ister, ölümü bir “haz” olarak, “suda açan bir nilüfer” olarak görür. Kerbelâ adlı şiirinde, bu duygularını şöyle anlatır:

Hazret-i Hüseyin’in Kerbelâ ’sı,
Kasvetli günler, uykusuz geceler.
Yıllardır uzattığım bu tası
Yıllardır boş döndüren çeşmeler.

Bahsetmeyin bana yolculuktan,
Elime ne geçti bu boşluktan,
Tarlalar yanıyor susuzluktan;
Çöllerden usandı pencereler.

Ve sen, ey yıllardır çaldığım saz,
Sen bile oldun beni avutmaz.
Ölmek, olacak o başka bir haz!
Olmak suda açan o nilüfer! (6).

Ölümden çok korkan ve bir çok şiirinde ölüm korkusuyla yaşama sevincini en önemli tema olarak işleyen ve Gün Eksilmesin Penceremden adlı şiirinde

Her mihnet kabulüm, yeter ki
Gün eksilmesin penceremden!(7)

diyecek kadar hayata bağlı olan şairin, bu şiirinde ölümü arzu etmesi enteresandır ve ondaki boşluk duygusu ve iç sıkıntısının doğurduğu ıstırabın boyutlarını göstermesi açısından da önemlidir.

Cahit Sıtkı, bir ara yaptığı bütün çılgınlıkların farkına varıyor gibi olur. Çünkü artık yaşı ilerlemiş, gençliği elinden uçup gitmiş, aynalar sert konuşmaya başlamıştır. Şair bir muhasebe duygusu içinde hayatına bakar. Yıllarca “aşkın peşi sıra” koşmuş, akşam üzerleri başlayan ve sabahlara kadar devam eden bir bohem hayatı yaşamış, ömrünü içki ve kumarla meyhanelerde “cümle eş, dost, şair, ressam, serseri” ile beraber geçirmiştir. Fakat bütün bunlar ona bir şey kazandırmamış, aksine hayatının en güzel günlerini elinden almış, kendi ifadesiyle onu bitirmiştir.
Bütün bu yaptıklarından pişmanlık duyan Tarancı, “gaflet ettiğini”, gençliğini kendi “eliyle batırdığını” anlar. Ve artık bütün çılgınlıklara “paydos” deme, ev bark edinme zamanını geldiğini düşünür. Paydos adlı şiirinde bu duygularını dile getirir:

Paydos bundan böyle çılgınlıklara;
Sert konuşmaya başladı aynalar.
Yetişir koştum aşkın peşi sıra;
Bitirdi beni bu içki, bu kumar.

Ne saklayayım gaflet ettiğimi?
Elimle batırmışım gençliğimi;
Binip bineceğim en büyük gemi!
Aldığını geri vermez dalgalar.

Meyhaneler, sabahçı kahveleri,
Cümle eş dost, şair, ressam, serseri,
Artık cümbüşte yoksam geceleri.
Sanmayın tarafımdan ihanet var.

Yaş ilerliyor… Artık geçti bizden;
Kişi ev bark edinmeli vakitken.
Gün gelince biz değil miyiz ölen?
Cenazemiz yerde kalmasın dostlar! (8).

Bütün çılgınlıklara paydos diyen şair, hayat karşısında şaşırır kalır. Ne yapacağını, nasıl hareket edeceğini bir türlü bilemez. Hayran olduğu varlık ve dünya, bütün güzelliğini, aydınlığını ve berraklığını kaybeder. Şair bütün ümitlerini bir bir yitirir ve kendisini bir kâbus gibi takip eden ölüm karşısında müthiş bir korkuya kapılır. Gece gündüz “tarifsiz kederler içinde” yaşar. Bulutlar, sisler içinde bunalır ve huzurlu, mutlu, şevk ve heyecan dolu bir hayatın hasretini çeker. Bir kaos yaşayan şair, böyle zamanlarında hayat gerçeğini kavrıyor gibi olur ve Allah’a sığınıp ondan medet isteme gereğini hisseder. Şaşırdım Kaldım adlı şiirinde şair. böyle bir ânını anlatır:

Şaşırdım kaldım nasıl atsam adım;
Gün kasvet gece kasvet.
Bulutlar sisler içinde bunaldım
Gök mavisine hasret.

Olmuyor seni düşünmemek Tanrı’m,
Ummamak Sen’ den medet.
Suyun dibine vardı ayaklarım;
Suyun dibinde zulmet.

Kalmadı ümidin soluk ve cılız
Işığında bereket.
Ve ölüm kapımda kişner, sabırsız
Bir at oldu nihayet (9).

Cahit Sıtkı’nın Allah’ı Ararken adlı şiiri ise çok daha ilgi çekicidir. O, bu şiirinde hatalarını, günahlarını anlayan ve günahlarından pişmanlık duyan, günahlarının çokluğu karşısında ezilen bir insan olarak karşımıza çıkar. Ve bu hatalardan, günahlardan kurtulmak için Rabb’ine sığınır. Karanlık gecelerde göz yaşları içinde O’na el açar; yalvarıp yakarır; O’ndan medet ister:

Bilirim ne yapsam hata,
Yanlış, attığım her adım,
Ellerim elma dalında
Adem’le Havva ecdadım.

Belli ne birdir ne iki;
Günahım başımdan aşkın.
Yarab Sen de bilirsin ki
Bir Sen varsın bana yakın.

Yaşaran gözlerime bak,
Ben yalan söylemek bilmem.
Her şeyim güneşte çıplak;
Nedamet bende cehennem.

Ben ne geceleyin yıldız,
Ne kelebeğim gündüzün.
Bana ben gibi riyasız
Yüzün gerek Yarab yüzün.

Boş değil ettiğim niyaz,
Halden bilmiyor kimseler.
Dost mu düşman mı tanınmaz,
Suda oynayan çehreler.

Gitmekle bitmiyor umman;
Sular azgın, tekne delik.
Ah bu dağlar, ah bu duman!
Yolunu şaşırdı geyik.

Gün yoktur geçsin tasasız;
Geceler dersen Kerbelâ.
Sanırım her düşen yıldız
Göğsümden kopan vaveylâ,

Merhem tutmuyor yarada;
Kırıldı kolum kanadım.
Gençliğim gitti arada.
Ah neden sonra anladım.

Bende, Sen’den gayri hasret
Değmez gözyaşı dökmeye.
Medet büyük Allah medet,
Kulunu saran geceye (10).

Seher yeli kadar pürüssüz ve tatlı olan bu şiir, Türkçenin en güzel şiirlerinden biridir. Şair, bu şiirinde çocukça bir safiyet ve büyük bir samimiyetle Yaratıcı’sına koşar, içgüdülere göre yaşanılan bir hayatın cehennemi azabından O’na sığınır, “içinde yaşadığı devir ve muhitin ulvi bir imanın gelişmesine meydan vermeyen yıkıcı şartlarına rağmen, Cahit Sıtkı ‘nın böyle bir ruh halini muhafaza edebilmesi, hayret edilecek bir şeydir’(11).

Şiirlerini ilk okuduğum yılllardan beri Cahit Sıtkı’ya büyük bir ilgi duymuş, onun ve neslinin içine düştüğü duruma hep üzülmüş ve müsbet bir çevrede yaşamış olsa, onun dindar bir şair olabileceğine inanmışımdır. Fakat o ve onun gibi bir çok Türk aydını, bütün çırpınışlarına, arayışlarına rağmen, içinde bulundukları o acı durumdan kurtulamamış, perişan bir hayat sürmüş, en sonunda da “delik tekneleriyle” kendilerini “azgın sularla” kaptırmışlardır. Fakat bununla birlikte Cahit Sıtkı, devrindeki bir çok şair ve aydından farklı olarak Allah’ını aramış, bir nedamet duygusu içinde tekarar tekrar O’na sığınmış, içten dualar kadar güzel olan şiirleriyle Türkçeyi hoşnut ettiği gibi, zaman zaman da olsa, yaşaran gözleriyle, yakarışlarıyla belki de Rabb’ini de hoşnut etmiştir.
Cahit Sıtkı’nın eserlerinde günümüz neslinin ibretle okuyacağı, ders alacağı trajik bir hayat hikayesi vardır. Ve bu hayat hikayesi, Türk aydınının yüzelli seneden beri, Sadullah Paşalarla, Beşir Fuatlarla başlayıp günümüze kadar devam eden trajedisinden sadece bir kesittir ve üzerinde durulmağa, düşünülmeğe değerdir.

1) Mehmet Kaplan. Şiir Tahlilleri I, 5.b., İst. 1975. s. 68
2) M. Kaplan, Cumhuriyet Devri Türk Şiiri, 2.b. İst. 1975, s. 110
3) Cahil Sıtkı Tarancı Bütün Şiirleri. 2.b. İst. 1980, s. 155
4) a.g.e. s.56
5) a.g.e. s.165
6) a.g.e. s.83
7) a.g.e. s. 125
8  a.g.e. s. 157
9) a.g.e. s.132
10) a.g.e. s.138-139
11) Mehmet Kaplan, Edebiyatımızın İçinden, İst. 1978, s.193

http://www.sizinti.com.tr/konular.php?KONUID=3938

Bu çalışma takvimleri ilk derste fotokopi ile çoğaltmaları için öğrencilere verilebilir

DİN KÜLTÜRÜ VE AHLAK BİLGİSİ 2008-2009 DERS TAKVİMİ 8.sınıf

ÜNİTE -1 Kaza ve kader (FOTOKOPİ)

1-08 Eylül 2008 pt              s 12: Allah her şeyi bir ölçüye göre yaratmıştır

2-15 Eylül 2008 pt              s 14: Kader ve evrendeki yasalar s 16: Fiziksel yasalar

3-22 Eylül 2008 pt              s 17: Biyolojik yasalar s 19: Toplumsal yasalar

29 Eylül 2008 pt —————————————————————-(RAMAZAN BAYRAMI 30 Eylül-1-2 Ek

4-06 Ekim 2008 pt              s 20: İnsanın iradesi ve kader

5-13 Ekim 2008 pt              s 21: İnsanın özgürlüğü ve sorumluluğu s:22: İnsanın çabası emek ve rızık

6-20 Ekim 2008 pt              s 24: Dünya hayatının sonu ecel ve Ömür  s 26: Allaha güvenmek tevekkül

7-27 Ekim 2008 pt                       KADER FOTOKOPİ (MEVLANA-KAYSI AĞACI)

———————————————————————————————03 Kasım 2008 pt ….. I SINAV —————-

ÜNİTE – 2 Zekat Hac ve Kurban ibadeti

8-10 Kasım 2008 pt           s 32: İnsanın paylaşma ve yardımlaşma ihtiyacı s 33: İnsanın paylaşma ve

yardımlaşmaya verdiği önem  ÜÇ PAYLAŞIM örneği

9-17 Kasım 2008 pt           s 35: Paylaşma örneği olarak zekat s 36: Zekat nedir s 36: Zekat kimlere verilir

10-24 Kasım 2008 pt         s 37: Zekat nelerden verilir s 38: Zekatı kimlere nasıl vermeliyiz

11-01 Aralık 2008 pt           s 39: Toplumsal dayanışma ibadeti olarak sadaka  s 41 Zekat ve sadaka verecek

duruma gelmeliyiz s 42: Yardımlaşma kurumları

08 Aralık 2008 pt—————————————————————- (KURBAN BAYRAMI 8-9-10-11 Aralık)

12-15 Aralık 2008 pt           s 44: Hac nedir niçin yapılır

13-22 Aralık 2008 pt           s 46: Hac ve Umre ile ilgili kavramlar s 43: Haccın insan davranışlarına etkisi

14-29 Aralık 2008 pt           s 46: Kurban nedir niçin kesilir

———————————————————————————————05 Ocak 2009 pt ….. II SINAV——————

15-12 Ocak 2009 pt           s 28: Ayetelkürsi ve anlamı

16-19 Ocak 2009 pt                    Ünitemizi değerlendirelim

———————————————————————————-23 Ocak 2009 – 09 Şubat 2009 ……YARIYIL TATİLİ

ÜNİTE – 3 Hz.Muhammedin hayatından örnek davranışlar

1-09 Şubat 2009 pt            s 54: Hz.Muhammed insanlara değer verirdi s 56: Hz.Muhammed güvenilir bir insandı

2-16 Şubat 2009 pt            s 58: Hz.Muhammed Hoşgörülüydü s 59: Hz.Muhammed Bilgiye önem verirdi

s 60: Hz.Muhammed danışarak iş yapardı

3-23 Şubat 2009 pt            s 62: Hz.Muh Merhametli ve affediciydi s 63: Hz.Muhammed çalışmayı yardımlaşmayı

severdi s 67: Hz.Muhammed sabırlı ve cesaretliydi

4-02 Mart 2009 pt               s 68: Hz.Muhammed zamanı iyi değerlendirirdi s 70:Hz.Muhammed

hakkı gözetirdi s 72: Hz.Muhammed doğayı ve hayvanları severdi

ÜNİTE 4 İslam düşüncesinde yorumlar

5-09 Mart 2009 pt               s 78: Din ve din anlayışı s 79: Din anlayışındaki yorum farklılıkları

s 79:İnsan unsuru  s 81: Toplumsal değişim

6-16 Mart 2009 pt               s 83: İslam düşüncesinde yorum biçimleri s 83: İnançla ilgili yorumlar

s 84: Fıkhi  yorumlar s 84: Tasavvufi yorumlar

7-30 Mart 2009 pt               s 86: Din anlayışındaki farklılıklar niçin zenginliktir s 88: Dinde zorlama yoktur

——————————————————————————————–06 Nisan 2009 pt ….. I SINAV——————-

ÜNİTE – 5 Din ve güzel ahlak

8-13 Nisan 2009 pt            s 94: Din güzel ahlaklı olmama nasıl katkı sağlar s 95: İslamda övülen bazı tutum ve

davranışlar s 96: Doğruluk s 97: Başkalarına maddi yardımda bulunmak

9-20 Nisan 2009 pt            s 100: Emaneti korumak s 102: Adaletli olmak  s 103: Kardeşlik  s 104: Hoşgörü

10-27 Nisan 2009 pt          s 106:Alçak gönüllülük s 107: Sözünde durmak  s 108: Görgülü olmak s 109: İnsanlara

iyi davranmak ve güzel söz söylemek s 110: Savurganlıktan kaçmak

ÜNİTE – 6 Dinler ve evrensel öğütler

11-04 Mayıs 2009 pt          s 116: Din niçin evrensel gerçekliktir s 118: Niçin birden çok din vardır

s 119: Günümüzde büyük dinler  s 120: Hinduizm ve Budizm

12-11 Mayıs 2009 pt          s 122: Yahudilik s 124: Hıristiyanlık s 126: İslam

13-18 Mayıs 2009 pt          s 129: Dinlerin ve İslamın evrensel öğütleri

——————————————————————————————–25 Mayıs 2009 pt ….. II SINAV——————

01 Haziran 2009 pt             s 129: Dinlerin ve İslamın evrensel öğütleri

08 Haziran 2009 pt             s 129: Dinlerin ve İslamın evrensel öğütleri

NOT: YORUMA DAYALI KONU İŞLEME

1-Konular bir hafta önceden okunur önemli cümleler çizilebilir veya üç soru cevap not edilebilir ve derste paylaşılır ya da performans ödevi gibi ciddi akademik çalışma yapılabilir. Ders kitabı, diğer kitaplar, internet, aile ve çevre kaynaklarından yararlanarak

2-Konular şu açılardan incelenebilir: Tanım-Kaynak (ayet, hadis, kitap)-Sebepler-Sonuçlar-Önlemler-Özlü cümleler

3-Konular öğrenci becerilerine göre işlenebilir, dileyen şiir, resim, tiyatro ve ezgi şeklinde sunabilir.

4-Konular hakkında öğrenciler mutlaka güncel düşünerek yorumlar eklemeli ve derste sunmalıdır.

Yorumlar Kapalı